BKG

Rize'nin ve Lazların Tarihi-Kültürü (Ahmet ÇİÇEK)

29 Eylül 2012 Cumartesi 20:20
rizenin-ve-lazlarin-tarihi-kulturu-ahmet-cicek

Eğitimci - Yazar Ahmet ÇİÇEK'in 2010 yılında yaptığı bir araştırmanın raporudur aslında. Fakat bölgenin kültür tarihi açısından zengin bir kaynaktır. Tabi onca zahmeti kağıda dökmek zor, lakin okumak daha kolaydır. Okurken alacağınız keyif sizi son bölüme kadar taşıyacaktır.

Giriş:

 

 

Anadolu insanlık tarihine başından sonuna kadar şahitlik etmiş ender bir coğrafyadır. İlk yerleşim, ilk tarım bu topraklarda başlamıştır. Her dönemde her bakımdan dünyanın odağı, kalbi olmayı başarmıştır. Ve Anadolu tek bir milletin değil belki de bütün dünya milletlerinin beşikliğini yapmış zengin bir mirasa sahiptir. Onlarca milletin hikâyesini bulabilir, bitmek tükenmek bilmeyen din savaşlarına inat farklı dinlerin kardeşçe yaşamlarını seyredebilirsiniz bu topraklarda.



 

 Anadolu şefkat topraklarıdır ayrıca, hangi toplum zulme maruz kalmışsa Anadolu’nun kucak açtığını fark etmiş ve kurtuluşu bu toprakların şefkatine sığınmakta bulmuştur. Doğudan-batıdan, kuzeyden-güneyden milletler bu şefkat hazinesinden istifade ile Anadolu’ya zenginlik katmışlardır.

 

Küreselleşmenin kıskacında körelen kültürlerimizi düşünürken, sormak geliyor insanın içinden. Anadolu dört bir köşesiyle adeta açık hava müzesi gibi eşsiz miras olarak karşımızda dururken acaba böylesine zenginliğin farkında mı, bu günün nesilleri? Gündelik çıkarlar için tarihsel mirasımızın yok edildiği gerçeği sızlatmaz mı vicdanlarımızı? Yakıyoruz, yıkıyoruz ve sanki bu topraklarda atalarımız hiç yaşamamış gibi vefadan yoksun bir geleceğe sürükleniyoruz. Meselenin acı tarafı sadece bu da değil, yaşam kültürümüzün enkazına ne demeli? Neredeyse hiçbir kültürü tarif etmeyen, tarihsel referansı olmayan gelişigüzel bir yaşam modelimiz var, küreselleşmenin kıskacında. Bizi bir yapan temelleri de yıkmış, yakmışız meğer. Yeni bir şey kazanmak şöyle dursun, var olanı kaybediyoruz, adeta.

 

Ne yalan söyleyeyim, şahsen çocukluk dönemlerime ait eşyalarımı, resimlerimi, kitaplarımı dahi her gördüğümde şöyle huzur içinde maziye dalar, o günlerin tadından banmak da banmak isterim. Maziler her şeye rağmen saf ve duru haliyle insana insan olma duygusu katar. Sevmeyi yeniden öğretir. Bir keresinde çocukluğuma dair fotoğrafım yırtılmıştı, kazara. Haftalarca kendime gelememiştim. Sanki geçmişim ölmüştü. Hâlbuki şimdilerde bir Anadolu ölüyor, bir tarih yok oluyor, feryat edeni yok. Yazık ki tarihsel kutsiyetlerimize karşı vefa yoksunu bir millet olmuşuz. Nasıl üzülmez insan?

 

Irk ve millet meselesi bugün hassas bir yaradır, kaşınması ve hatta gıdıklanması dahi kötü sonuçlara yol açabilecek bir konu. Bu yüzden halisane niyetle başlayıp cümlelerimizi buna göre seçmeliyiz.

 

Tarihin içinde etnik tartışmaların lüzumsuzluğuna inanırım hep. Fakat maalesef son iki-üç asırdır etnik temeldeki meseleler, devletlerarası siyasi ilişkilerde birlik ve bütünlüğümüze dair pek çok sıkıntılar yaşattığından olsa gerek, tarihçilerimizde etnik köken araştırma ve savunma furyası başlamış, ister istemez. Türk Tarih Kurumu da bir nevi bu ihtiyacın tezahürüdür, diyebiliriz.

 

Hiçbir insani amaca hizmet etmeyen bir çabadır bu. Yazık ki etnik kimlik cihetinde milletler boğaz boğaza girmiş, bir medeniyet intiharı yaşatır olmuştur insanlığa. Savaşlar, insanlığa yapılan en büyük saygısızlıktır. Farklılıklarımız insana saygı unsuru ile zenginliğe dönüşebilirdi. Maalesef ırk ve milliyet hesabına nice kıyımlar, göçler ve savaşlar yaşanmıştır, tarih boyunca. Adeta savaşmak için bahaneler oluşturuyoruz. Hâlbuki ideal medeniyet savaşla değil insana saygı ile mümkündür. Bir milletin refahı başka bir milletin sefaletine bedel olmamalıdır. 

 

Etnik köken meselesine sosyolojik olarak baktığımızda özetle şunu söyleyebiliriz. Günümüz dünyasına bakarak saf bir ırk, saf bir millet, saf bir kültür vardır demek mümkün değildir. Çünkü toplumlar arası iletişim, etkileşim, ortak yaşam alanları gibi sebeplerle saf ırk çoktan karma bütünlüğe dönüşmüştür. Tarih boyunca Türkler dünyanın dört bir tarafına yayılmışlar, milletler yönetmişler, yönetilmişlerdir. Hiç mi farklı etnik unsurlarla karışmamışlar, hükümdarlarımız bile farklı etnikten kızları eş edinmişler. Saf ırk günümüzde hiçbir millet için mümkün değildir. Hele Anadolu’da hiç mümkün değildir. Anadolu’nun en ücra köşesi bile ırklar, milletler, kültürler harmanıdır. Esasında bu kültür cümbüşü insanlık medeniyetinin paha biçilemez zenginliğidir.

 

Aslında ırk ve millet meselesi bir çatışma ya da ayrışma unsuru değildi. Fransız ihtilalıyla hayat bulan bu akımlar, kasten çıkar amaçlı kullanılmıştır. Özellikle Osmanlıyı parçalamaya azmetmiş yedi düvel için en temel yöntem milliyetçilik olmuştur. Körelmiş etnik damarları işlemek suretiyle ille de canlandırmaya çalışmış, hatta tehdit ve zorla milletleri kışkırtmışlardır. Hâlbuki Osmanlı Devleti bütün imkânlarını tebaasına sunmakta oldukça cömert davranmaktaydı. Fakat bu cömertlikler etnik tebaadan ziyade yedi düveli memnun edememekteydi. (Gerçi bağımsızlık hevesinde olan kimi Osmanlı milletleri gerçekte bağımsız mı olmuşlar. Kesinlikle hayır. Sadece Osmanlıdan bağımsız oldular. Ama bu defa yedi düvele bağlı kukla oldular.)

 

Misak-ı Milliden sonra ise Mustafa Kemal sürekli aleyhimizde kullanılan milliyetçiliği bu defa lehimize çevirmeyi başarmıştır. İçimizde alevlenen milliyetçilik akımını, artık dışa karşı milliyetçiliğe dönüştürmeyi başardık. İçte ise milliyetçilik birlik ve beraberlik esasına dayandırılmıştır. Kurtuluş Savaşı dışa karşı milliyetçiliğin tezahürü olarak başarıya ulaşmıştır, diyebiliriz. İtilaf Devletlerini kendi silahları ile vurmayı başarmıştır, bu anlayış. Hatta Kurtuluş Savaşından sonra da milliyetçilik aktif olarak kullanılmıştır. Ülkemizdeki dış güç ve müdahaleler bu anlayışın sonucu olarak bertaraf edilmiştir. Dışa karşı milliyetçilik, haliyle içte birlik ve beraberliği sağlamıştır.

 

Mustafa Kemal, milliyetçiliği iyi tahlil etmiş, yeniden Osmanlı tekrarını yaşamamak için bir dizi önlemler de almıştır. Nihayetinde her Türk devleti ebet müddet anlayışı ile doğar.  Mustafa Kemalin anlayışına göre: Anadolu bir millet cümbüşü kültür mozaiğidir. Ancak Türkiye Milleti bir tek millet gibi birlik ve bütünlük içinde olduğunu bütün cihana haykırmalıdır. Ki yeniden parçalanmalara set çekelim, acı kaderlere yeniden maruz kalmayalım.

 

Bugün ülkemizde yine milliyetçilik akımıyla aleyhte girişimler başlatılmıştır, tabiî ki uluslar arası destekli. Bu senaryoları yakın tarihimizde yaşadık. Aslında şimdilerde de Mustafa Kemal’in milliyetçilik anlayışını yeniden değerlendirme ihtiyacı doğmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

Rize’nin Otokton Yapısının Oluşumu

 

·  MÖ 2000-MÖ 720 Kimmerler Kafkas sıra dağları ve Karadeniz Bölgesinde

·  MÖ 720 İskitler Trabzon-Batum arasında

·  Yunan Medeniyetine bağlı toplulukların ticari maksatlı (Koloni) kurdukları pazarlara kısmi yerleşim

·  Miken topluluğunun Trabzon – Rize bölgesindeki yerleşimi

·  MS 131 Oğuzların Askur kolu Askuros Deresi boyunda

·  MÖ 120 Sakaların Arşak kolu Bayburt Çoruh arası bölgede

·  MS 626 Horasanlı Oğuz Türkleri Hamaduniler Hemşin (Dampur) Bölgesinde

· 1080 Malazgirt Zaferi sonrası Doğu Karadeniz’e yerleşen 80 bin kişilik Oğuz Türklerine bağlı Çepniler

·  1150 Kıpçak-Kuman komutanı Kubasar öncülüğündeki topluluk Cimil bölgesinde

·  1204 Trabzon İmparatorluğu döneminde Hıristiyan Bulgar Türkleri Doğu Anadolu Bölgesinde

·  1461 iskân politikası ile Kafkas Türkleri ve Çepniler Doğu Karadeniz’de

·  1400-1502 Akkoyunlu Türkmenler Hemşin Bölgesinde

·  1466 Konya Karamanoğulları Trabzon-Rize Bölgesinde

· 1501-1507 Şah İsmail zulmünden kaçan 45 bin dolaylarındaki Akkoyunlu Türkmenleri Doğu Karadeniz’de iskân edilmiş ve hatta günümüzde bölgedeki telaffuz aksanını bu topluluk oluşturmuştur.

·  1515 Dulkadiroğulları Beyliğine bağlı Türkler Rize-Hemşin Bölgesinde iskân edilmişlerdir.

 

 Özellikle Malazgirt Zaferinden sonra;

-   Türklerin İslamiyeti yayma misyonu

-   İla-i Kelimetullah ve Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresinin yayılmayı öngörmesi

-   Selçukluların yurt arayışları

-   Moğol istilası derken Anadolu yoğun Türk akınlarına şahit olmuştur. Yukarıdaki iskânlara dikkat edilirse, Malazgirt sonrası dönemde bölgenin hızlı bir şekilde Türk-İslam Kültürüne hazırlandığını görebiliriz.

 

“Sözünü ettiğimiz bu alan sayısız halk tarafından ele geçirilmiş ve çok sık el değiştirmiştir. Her egemen toplum büyüklükleri oranında buranın yerli halkı ile kaynaşmışlardır.

 

Tarihsel kaynaklara göre bu etnik karışıma katılan kavimler; Moğollar, Araplar ve İranlılardır. Ancak bölgenin egemen etniği yerli halk ve Türklerdir.

 

Kavimlerin kaynaşmasını esas alan bir teze göre; Moğollarla Germenlerin karışımından İskitler, İskitlerle germenlerin karışımından Slavlar, İskitler ile Moğolların karışımından Türkler, Slavlar ve Türklerin karışımından kartlar (Gürcü) ve Acarlar ortaya çıkmıştır.”(Karslıoğlu, Yusuf; Doğu Karadeniz Tarihi, s.390) 

 

 

İskân Politikası

 

Tarih ibretlik hadiselerle doludur. Özellikle Türk tarihi zenginliği kadar, ibretlik hadiseleri de ilgi çekicidir. Türkler teşkilatçıdır, bir şirket kurar gibi devlet kurabilirler, deriz. Hem de yönetilmesi güç göçebe topluluklar üzerinde kurarlar. Türk devletleri hep güçlü olmuştur, fakat uzun ömürlü olamamışlardır. Çünkü boylar arası mücadeleler, taht kavgaları, veraset karmaşası, beyliklerin itaatsizlikleri gibi nedenler parçalanma ya da yıkılmayı beraberinde getirmekteydi. Asya’da Çin, Avrupa’da Bizans entrikaları hep bu zafiyetten yol almaktaydı.

 

Osmanlı Devleti, durumu tespitle önlemlerini almaya çalıştı. Sistemli teşkilatlanma, merkezi otorite kurma telaşı, Balkanlarda iskân politikası hep bu zafiyeti önleme maksatlı tedbirlerdi. Fakat 1400’lü yılların henüz başında Fetret Devri bütün düzeni altüst ediverdi. Bir anda bütün birikimler heba oldu gitti, Anadolu’da Karesioğulları haricindeki bütün beylikler eski yerlerinde yeniden canlandılar. Hâlbuki Balkanlarda bu tipten sorunlar yaşanmamıştı. Demek ki Osmanlının Balkanlardaki iskân politikası olumlu sonuç vermişti. Bu gerçeği ilk keşfeden Fatih olmuştur. Artık Anadolu’da da iskân politikası uygulanacaktı. İtaat altına alınan beyliklerin yeniden canlanmasını önlemek için beylik halkları ülke topraklarının değişik bölgelerine iskân edilecekti. Bu politika yükselme döneminde de uygulanmıştır. Yükselmeden sonra ise daha çok toplumsal disiplini bozan halk ya da aileler yeni bölgelere iskân edilmekteydi. Bunun Osmanlıdaki son örneğini 1915 Tehcir Kanunuyla yaşadık. Tehcir Kanunu da Osmanlının bilindik toplumsal düzen iskânlarının bir parçasıdır, diyebiliriz.

 

Anadolu tüm bu nüfus hareketlilikleriyle tam bir kültür ve millet harmanı yaşamıştır. Belki de bu halimizle tam bir millet olmuşuz. Doğulu batılının kaderini, güneyli kuzeylinin kaderini paylaşarak bu topraklarda kardeşlik türküleri söyleyebilmişiz.

 

Rize bölgesinde de durum pek farklı değildi. Bölgede Türk, Rum, Ermeni, Musevi, Ortodoks halklar mevcuttu. Malazgirt Savaşından sonra yeniden Türk göçleri yoğunlaştı. Fakat asıl maksatlı yerleşimler 1461den sonra başladığı için bölgenin etnografik yapısında değişiklikler dikkat çekmeye başlamıştır. Gerçi Osmanlı Doğu Karadeniz’de Türkleştirme politikasından ziyade İslamlaştırma politikasına özen göstermiştir.

 

Doğu Karadeniz halkı değişimlere açık fakat değişimlerini mevcutlarını kullanarak gerçekleştirmekte daha çok isteklidir. Bu durumu bugünün toplumunu inceleyerek de tespit etmek mümkündür. Bölgede Rum, Ermeni, Türk kültürünün, hatta İslamlaşmasına rağmen Ortodoks ve Pagan (çok tanrılı inanç)  kültürünün etkilerini görmek mümkündür.

 

Bugün Doğu Karadeniz kültürü incelendiğinde bütün etnik otoktonların gelenek ve göreneklerinde büyük bir benzerlikler görebiliriz. Aradaki farklılıklar bölgenin iletişim ve ulaşım zorluklarından kaynaklanmaktadır. Rize merkez ile Pazar arasındaki kültürel yaşam farkı kadar, Hopa ile Pazar arasında da fark vardır. Bu fark da coğrafi faktörlerden kaynaklanmıştır. Lazların, Türk otoktonlarından en bariz farkı konuştukları farklı dildir. Lazlar dil olarak Kafkasyalı diyebiliriz, fakat kültürel yaşam yönünden Anadolu toplumudur. Bu bir milletin asimilasyonundan ziyade toplumsal etkileşimin sunduğu kültür paylaşımıdır. Bölgeye gelen veya yerleşen toplumlar kendi kültürlerinin kazanımlarını bölgeye taşımışlardır. Bölgemiz insanı da cazip gördüğü öğretileri benimsemede mahsur görmemiştir. Bölgeye yerleşen toplumlar da bölgenin kültürü ile harmanlanmışlardır. Etkileşim karşılıklı olmuştur.

 

Doğu Karadeniz Bölgesinin önemli halklarından biri de Lazlardır. Lazlar, Güney Kafkas kökenli bir millet olup Kolkhislerin Karadeniz’deki egemenliği ile Rize-Batum bölgesine yerleşmişler. Fakat bu bölgede farklı millet ve kültürlerle etkileşimleri sonucu Kafkas kültürü ile Anadolu ve nihayet Türk-İslam kültüründen bir sentez çıkarmıştır. Bu gün Lazlar her şeye rağmen yine kendilerine özgü karakteristik özellikleriyle ülkemizde sevilen, sempati duyulan bir millet olarak tanınmaktadır.

 

Rize İnsanı

 

 Rize insanının şekillenmesinde iklimsel, coğrafi, biyolojik, toplumsal ve tarihsel etkenler vardır. Tarihsel ve toplumsal etkenlere yukarıda değindik.

 

Biyolojik Etken: Rize bir sebze-meyve cennetidir. Doğal besin kaynağının sağlık, zindelik ve pratikliğe etkisi vardır.

 

İklimsel Etken: Rize’nin iklimi değişkendir, bir günde dört mevsimi tadabilirsiniz. İnsanı da öyledir, renklidir. Gülüşüne kanma öfkelenir birazdan, öfkesine aldanma neşelenir birazdan.

 

Coğrafi Etken: Yer şekli engebelidir, arazi dağınıktır, iletişim olanakları zayıftır. Bu yüzden insanları yüksek sesle konuşur. Zorluklar bireyselliği ön plana çıkardığı için özgüveni yüksektir. Bu nedenle oldukça doğaldır. Kendi kusuru ile dalga geçebilecek kadar yüksek özgüvene sahiptir. Onların evlerini belki bir dağın başında bir başına, belki bir vadinin kuytusunda, belki derenin hemen üstünde. Doğaya meydan okurcasına bir yaşam savaşı var bu coğrafyada. Bu coğrafyanın insanı bu zorlu yaşamın kazandırdıkları ile bugün lider vasıflı insanları temsil etmekte, doğallığı ve içtenliği ile hayranlık uyandırmaktadır.

 

Romalı tarihçi Prokopius "Lazlar büyük ve gururlu bir halktır ve onlar, oldukça önemli başka kavimlere hükmetmektedirler. Kolkhislerin antik isimlerine bağlı olmaları ile abartılı bir şekilde gurur duyuyorlar; muhtemelen kibirli tavırları da bu yüzdendir"

 

 

Lazlar – Çanarlar – Ergisi ve Rize (Bölgenin Tarihi)

 

Türkiye'nin Kuzeydoğusunda, Doğu Karadeniz Bölgesinde, Doğuda Sarpi sınır köyü ve batıda Pazar’ın Melyati köyü arasında yaşayan Lazlar da Rize’nin önemli bir yarısıdır. Kuzeydeki doğal sınır Karadeniz ile oluşur. Güneyde ise denk bir rol Kaçkar dağlarına atfedilebilir. Türkiye’deki Lazlar bugün, Artvin'in Hopa (Xopa), Arhavi (Arkabi), Borçka (Borçxa) ilçeleri ve Rize'nin Fındıklı (Viǯe), Ardeşen (Art'aşeni), Pazar (Atina), Çamlıhemşin (Vijadibi) ilçelerinde; 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından dolayı Batum, Hopa ve Arhavi'den göç ederek yerleştikleri Gölcük, Yalova, İzmit, Kocaeli, Sapanca, Düzce, Akyazı, Akçakoca gibi yerlerde yaşamaktadırlar.

 

Kafkasya'da ise Gürcistan'ın Acara Özerk Cumhuriyeti'nin Batumi kentinde ve kente bağlı Sarp, Gonio(Gönye), Kahaber, Thilnari gibi köylerde ve çok az da Ahıska, Ureki ve Abhazya'da yaşamaktadırlar. 19. yüzyıla kadar Acara ve Batum'un çevresindeki nüfusun ezici çoğunluğunu Lazlar oluşturmaktaydı. Ancak Osmanlı-Rus Savaşları'nda gerek Lazların Osmanlı'ya yardım etmeleri, gerekse muhacirlikten dolayı bölgede Laz nüfusu iyice azalmıştı. Son olarak Stalin'in 1949'da Lazları topluca Orta Asya ve Sibirya'ya sürmesi Batum'da Lazların sayısını azınlık derecesine düşürmüştür. 1921 yılında Lazistan Sancağı'nın büyük bölümü Türkiye, küçük bölümü Gürcistan sınırları içinde kaldı. 1925’te Lazistan Sancağının yerine Rize ili kuruldu.

 

M.Ö. 5. Yüzyıl tarihçisi Herodot Sakaların "Alazon" (+Alazlar) boyundan söz eder. Ama bu kavmin Lazlar olduğu yönünde kesin bir kayıt yoktur. M.S. 23-79 yılları arasında yaşayan Romalı PİLİNUS ise Naturalis Historia (Doğal Tarih) adlı ünlü kitabında Doğu Karadeniz bölgesinde "Laz'lar" (Laz'oi) adlı bir kavim yaşadığını bildirir. 131 yılında Karadeniz kıyılarını gemi ile dolaşan Romalı ARRİANOS, Karadeniz'in doğusunda hâkim olan Lazlardan bahseder.

 

Bizanslı ve diğer yazarlar, Trabzon’u bir Laz lisanı olarak yanlışlıkla andılar ve bu yanlışlık daha sonra Osmanlı yazarları tarafından tekrarlandı (Feurstein, 1983, s.22). Hatta Laz ifadesi Karadeniz halkı anlamında kullanılmıştır yıllar yılı. Ancak bu ifade yanlıştır. Laz halkı Karadeniz bölgesinin sadece Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Çamlıhemşin, Hopa ve Borçka ilçelerinde yaşamaktadır. Lazcanın kendi lisanı vardır. Ki bu celiyrum, cideyrum şeklindeki şive değildir. Mesela celiyrum=mevulu, cideyrum=vulu ile ifade edilir ki bu ayrı bir dildir. Lazca farklı bir dil olsa da Türkçe ile iç içedir, Türkçenin yardımı olmadan saf Lazca konuşmak mümkün değildir.

 

Rize, Kuzeydoğu Anadolu’nun ve Güneydoğu Karadeniz’in kendine özgü beldesidir. Yüzölçümü ve nüfusu itibariyle büyük bir şehir olmasa da kültürel zenginliği ile büyük bir şehirdir. Rize bir yönüyle Orta Asya’yı, bir yönüyle Kafkasya’yı, Mezepotamya’yı bir yönüyle de Bizans Roma’sını, Hellen’i, Yunan’ı sentezlemiş ve bugüne bu zenginliği ile ulaşmış bir otokton yapıya sahiptir.

 

Rize tarihiyle ilgili bilgilere kendi kaynaklarından çok çevre kültür ürünlerden edinmekteyiz. Rize’de sözlü süreçle tarih aktarılır, yazılı belgelere ulaşma noktasında da sorunlarımız vardır. Kalıntılara ulaşmak da kolay değildir. Çünkü kullanılan araç gereçler daha çok ahşap olunca ve dağınık bir yerleşke söz konusu olunca, sel-heyelan ile yer şekillerinin hızlı değişimi bölgede arkeolojik çalışmaları da sorunlu kılmaktadır.

 

Rize halkı; Roma evvelinde Pagan, Roma’yla Ortodoks Hıristiyan ve nihayet Osmanlı ile Sünni İslam inancını benimsemiş, fakat bugün dinsel ve kültürel yaşamlarında her üç inancın esintilerini görmek mümkündür.

 

Rize ili ve çevresinin bilinen ilk hâkim ahalisi, bitişken dilli ve Asya kökenli kavimlerdir.

 

Rize bölgesinde ilk siyasi otoritenin Turani bir kavim olduğu ileri sürülen Kırım bölgesinden Hazar Denizine, oradan Karadeniz Bölgesi ve Anadolu’ya uzanan Kimmerlerin bölgeye hâkim olduğunu bilmekteyiz (MÖ 1900-700). Trabzon-Bayburt arasındaki Kemer Dağı, Rize Çayeli İlçesi çıkışındaki Kemer Köyü, Kızılırmak boyundaki Gemerek ile Kars'ın doğusunda yer alan Ümrü gibi coğrafya adlarının Kimmerler tarafından verildiği düşünülmektedir. (Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu)

 

Kimmerler'in Ülkesi, M.Ö. 720’lerde Sakalar (İskit) tarafından işgal edildi. MÖ 720-680 de başlayan İskit istilası üzerine Kimmerler, Karadeniz bölgesinden çıkartılmıştır. Hatta “Kar Beyazı” anlamındaki Kafkas isminin bölgede egemenlik kuran İskitlerce verildiği söylenir. Yine bölgemizdeki İspir’in bir İskit merkezi olarak kullanılması hasebiyle İspir isminin de İskitlerden geldiği söylenir. (Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu)

 

Kolkhisler de MÖ 8.yy’da ortaya çıkmıştır. "KOLKHHİS" adına, URARTU kralı II. SARDURİ (M.Ö. 765-735)'un Çıldır gölünün güneyinde Taşköprü köyünün üstündeki kayalıklara kazdırdığı çivi yazılı kitabede rastlanmıştır. MÖ 510’da bölgedeki İskit egemenliğini devralan Persler döneminde de Kolkhis Krallığı varlığını devam ettirmiştir. Hatta Pers Kralı II. Kyrosun Lidya seferi notlarında Kolkhis Kralı Saulatan’dan zengin bir kral olarak bahseder.

 

Yine Kolkhislerle ilgili bilgileri aslında bölgeye hiç gitmemiş olan Herodot’tan öğreniyoruz: MÖ 481’de Pers - Yunan savaşından bahsederken Kolkhis askerlerinin ağaçtan yapılmış miğferleri, deri kalkanları ve eğri kılıçlarının olduğunu vurgular.

 

500 kadar eserden faydalanıp tarihin bilinen ilk ansiklopedi yazarı Romalı Pilinus, Kolkhis halkını tanımlarken sanki bu günkü toplumu anlattığı izlenimi verir: “Memleketleri sıcak, rutubetli ve bataklık. Dört mevsim yağışlı, evleri ağaç ve kamıştan yapılmış, nehir yollarını kullanırlar, halkı genellikle şişmandır, yüksek bir ses tonuna sahiptirler, insanlar temel besinlerini bölgenin zengin meyvelerinden karşılarlar.”

 

Büyük İskender – Pers mücadelesinden sonra Hellen egemenliğine giren Kolkhisler varlıklarını bu dönemde de sürdürür. Büyük İskender'in Pers kralı III. Darius'u kesin bir yenilgiye uğratması ile eline geçirdiği Anadolu Hâkimiyeti M.Ö. 323 senesine kadar sürmüştür. Büyük İskender'in ölümü ile İmparatorluğun devamı niteliğinde olan Pontus, Koppodkida, Bithynia gibi krallıklar kurulmuştur. Ancak Rize gibi bir takım serbest şehirler, bu krallıklara bağlı olmadan varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 

Büyük İskender’in ölümünden sonra parçalana Hellen İmparatorluğunda yeni krallıklar ortaya çıkmıştır. Bu krallıklardan biri de merkezi önce Amasya, sonra Sinop olan Karadeniz bölgesinde egemenliğini ilan eden Pontus Krallığı olmuştur. Pontus kurucusu Pers asıllı Mithridat Ktstes’tir. MÖ 301-66

 

Pontus meselesinde aydınlatılması gereken bir husus var: Pontus Krallığı bir Rum Krallığı değildir. Ne halkı ne de yöneticileri Rum’dur. Kommenoslar’ın kurduğu Pontus Rum İmparatorluğu’ndaki (1204-1461) Pontus ifadesi yanıltıcı olmaktadır. Pontus kelime anlamı olarak mutluluk demektir. Osmanlı döneminde de Karadeniz’e bazen Bahr-ı Bundus denmekteydi. Bugün Kapadokya, Kilikya, Bergama gibi isimler coğrafi bölgeleri ifade eder. Halbuki Pontus da tıpkı onlar gibi aynı dönemin krallıklarıydı. Dolayısıyla Pontus’un da coğrafi terim olarak kullanılma olasılığı büyüktür. Hem Rum ifadesi Romalı demektir. Ki Rum halkı ancak Roma’dan sonra kullanılması uygun olan bir milli terimdir.

 

Hellen İmparatorluğu zemininde parlayan ve Hellen mirasını sahiplenen Roma İmparatorluğu MÖ 66’da Pontus Krallığına son vererek bölgenin yeni egemen gücü olur. Bölgede Kolkhislerden sonra yeni özerk krallık olarak Lazika Krallığı bu dönemde kurulmuştur. Lazlar, M.Ö. 150-M.S. 600 yılları arasında Doğu Trabzon ile Abhazya arasında kalan sahil ve hinterlandının tek hâkimi olacak Lazika Krallığını kurarlar. Lazların, Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını korumaları karşılığında yarı bağımsız krallıklarında özgür bir hayat sürmüşlerdir.  MS 300’lerde Lazika Krallığı Paganizmi terk edip Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebini benimsenişlerdir. Yaklaşık 1200 yıl boyunca Ortodoks olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Roma’nın parçalanmasından sonra egemen güç olan Bizans, Lazika Krallığı üzerindeki otoritesini arttırmak isteyince Lazika Kralı Gobazos, Sasani hükümdarından yardım alarak bölgedeki egemenliğini güçlendirmiştir. Bizans ile Persler arasındaki mücadelelerde oldukça yıpranan Lazlar, M.S. 7. yüzyılın sonlarında, Lazika'nın Arap işgaline uğramasıyla topraklarını terk ederek güneye inmek zorunda kalmışlardır.

 

1204’te Bizans, Latin egemenliğine girince Anadolu’ya kaçan Bizans İmparatoru I. Andrenikon’un torunu David Kommenos, Gürcü Kraliçesi Tamara ve Kıpçak Türklerinin desteği ile Pontus Rum İmparatorluğu kurulmuştur. Fakat bu dönemde Lazika Krallığı, Pontus egemenliğini tanımayıp sürekli bir mücadele halinde olmuşlardır. Hatta Fatih devrinde Lazlar Osmanlının Laz bölgesinden de Pontus’u kuşatmasına izin vermişlerdir.

 

Pontus Rum İmparatorluğu yıkılmış ama Lazika Krallığı esasen yavuz döneminde Osmanlı egemenliğine girmiştir. (1519) . Yavuz, bu bölgeyi yarı bağımsız özerk bir bölge olarak yönetmeye karar vermiştir. Lazlar itaat altına girmekten ve baskı görmekten rahatsızlık duyan bir karaktere sahip oldukları için ancak bu şekilde bölgenin denetiminin sağlanabileceği düşünülmüştür. Lazistan Sancağı olarak kurulan bu eyaletin merkezi Gönye idi. Sancak on bir derebeylik ile yönetilmekteydi. 

 

Bölgenin fethinden sonra Rize ve Trabzon bölgesine Akkoyunlu Türkler ve yoğun çapta Çepniler yerleşmiştir. Bölgede Türkçe konuşulmasının sebebi de bu yoğun Çepni yerleşmesidir. Zamanımızda Rize bölgesindeki köylerde Çepni adlı ailelere rastlandığı gibi, Çepni bu yörede "yiğit" , "gözü pek", "cesur ve çetin", adam manasına geliyor. Bölge şivesinin oluşumunu da Akkoyunlu Türkleri sağlamıştır. Bu dönem iskânları ile başlayan İslamlaşma 1461-1700’ler arasıdır. Lazlar ise 1520’lerde İslamlaşmaya başlamıştır. 18.yy’da Osmanlı Lazlarının tamamı Müslüman olmuştur.

 

Lazlar Osmanlılar döneminde hiç ülke idaresiyle karşı karşıya gelmemişler, bilakis Osmanlının en kritik savaşlarında cansiperane savaşmışlardır. Hatta bazı savaşlardan ağır darbelere de maruz kalmışlardır. 1810 yılında tüm Lazistan Sancağı'nın nüfusu 600.000'den fazla iken 1900'lere gelindiğinde ancak 200,000 kadar insan otokton yerinde kaldı. Bu azalan nüfusun Özellikle 1877-78 (93 Harbi) dönemi bölge halkının İzmit Sancağı içinde bulunan Bursa, Yalova, Düzce, Adapazarı, Kastamonu, Zonguldak, İzmit illerine göç ettiklerini bilmekteyiz. 1877-1878 ("93") Osmanlı-Rus savaşları sonucu Batum'un Rusların eline geçmesiyle, Lazistan Sancağı'nın merkezi Rize'ye taşınmıştı.

 

I.Dünya savaşı sırasında da yine Rus zulmüne maruz kalan Lazlar Samsun-Sinop bölgesine göç ettiler, fakat Rusya’nın savaştan çekilip, Brest-Litovsk Antlaşmasını imzalamasıyla işgal bölgelerini boşaltmış, hatta 40 yıl elinde tuttuğu Laz ili Batum’u da Osmanlıya bırakmıştı. Dikkat edilirse yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Lazların savaş ve göç anlayışları Osmanlı ile kader birliği yaptıklarını açıkça göstermektedir.

 

Kurtuluş savaşında da tüm fedakârlığı ile yurt müdafaasına katılan Karadeniz insanı aynı azim ve gayreti göstermiş, Müdafaa-i Hukuklar Cemiyetleri kurmuş, Erzurum Kongresini tertiplemişler, Kuva-i Milliye’ye silah temin ve bilfiil silâhaltında mücadeleye girişmişlerdir. Bugün dahi ülkenin birlik ve bütünlüğüne kasteden terör ve kirli emellere karşı sorumluluk almakta tereddüt etmemekte, evladı askere göndermek gurur verici şeref sayılmaktadır.

 

Rize, 1867 Vilayet Nizamnamesine göre Trabzon Vilayetinin merkez sancağının 6 kazasından biri durumundadır. 1877 yılında merkez sancağa bağlı nahiye olmuştur. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşının ardından Lazistan sancağı kurulunca Rize hem kaza, hem de bu sancağın merkezi oldu. Birinci Cihan Savaşında 9 Mart 1916 tarihinde Rize, Rusların işgaline uğramış, 2 Mart 1918 de bağımsızlığına kavuşmuştur. Cumhuriyet dönemine kadar sancak merkezi olan Rize, 20 Nisan 1924 tarihinde Vilayet olmuştur. 2 Ocak 1936 tarihinde yürürlüğe giren 2885 sayılı Kanunla Erzurum'dan Yusufeli ilçesi, Rize'de Pazar ilçesinden sonraki arazi parseli, ilçe ve bucaklar alınmak sureti ile bugünkü Artvin ili Çoruh adı ile vilayet haline getirilmiş ve Rize ili de tek ilçesi olan Pazar ile kalmıştır. Bugün ise Pazar ilçesi ile birlikte 12 ilçesi bulunmaktadır.

 

Bu bölgede, başka yerlerde olduğu gibi kişi ve yer adları Türkçeleştirilmiştir. Yer adlarının Türkçeleştirilmesi nispeten yakın bir dönemde gerçekleştirildiği için, eski yer adları hala halk arasında kullanılmaktadır.

 

 

Rize’nin Etnik Yapısı

 

Rize’nin etnolojik yapısında Türkik bir özellik dikkat çekse de asıl Türkleşme Osmanlı döneminde İslamlaşma ile başlamıştır. Bölgenin kendine özgü şivesi ile Türkçe konuşulur olmuştur. Özellikle konuşma dilinin şekillenmesinde Akkoyunlu Türkmenleri ve Çepnilerin etkisi büyüktür. Bölgenin etnik yapısında Laz, Rum ve Ermeni varlığını da görmekteyiz. Özellikle Hemşin’e Ermeni bölgesi denmesinden kasıt Horasan bölgesinden Hemşin’e gelen Hamaduni Türklerinden evvel Dampur (Hemşin) da Ermenilerin yaşıyor olmasıdır. Ermeniler, gerek 93 Harbindeki ve gerekse I. Dünya Savaşında Ruslarla sıkı işbirliği yapmasından ve bölgede huzursuzluğa neden olmalarından, suçluluk duymuş olmalılar ki Rusların işgal bölgelerinden çekilmeleri sırasında 50 bin civarında Ermenistan bölgesine göçtükleri bilinir. I.Dünya savaşından sonra bölgemizdeki Ermeni nüfusu yok denecek kadar azalmıştır. Kimi Ermeni vatandaşlarımız sağlam komşuluk ilişkileri nedeniyle komşuları tarafından korunmuştur. Fakat bugün Ermeni olduğunu iddia eden bir zümreye rastlamak güçtür.

 

Rum nüfusunun da durumu pek farklı değildir. M.Ö. 670 yılında Ege'de yaşayan Miletoslu denizciler Marmara ve Karadeniz kıyılarında Romalı Plinius'un tarihine göre 10 kadar ticari nitelikle liman şehirleri kurmuşlardır. Bu arada Rize'nin de kolonize edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Yunan Medeniyeti döneminde kolonicilik yaptıkları için Doğu Karadeniz bölgesinde ilk kez varlıklarını hissettirdiklerini söyleyebiliriz. Fakat kesinlikle bölgenin egemen nüfusu olamamışlardır. Bölgemizde o dönemler Hellen ya da Yunan egemenliğinden ziyade Pers egemenliği söz konusudur. Hatta Hellen İmparatorluğunun bir parçası gibi görünen Pontus Krallığı dahi bir Pers krallığıdır.

 

Doğu Karadeniz’de Roma döneminde Roma’nın egemen olduğu topraklara Rum toprakları dendiği için Anadolu’ya dahi İklim-i Rum (Rum Diyarı) denmekteydi. Roma sahip olduğu toprakları kendi benliğine mal etme politikası güttüğünden yer adları vermede, Rumcanın egemen dil olmasına da ve kendi halklarını iskân etme, asimilasyon konusunda hassas davranmıştır. Bu politikalar nedeniyle Anadolu’da da Rum egemenliği vuku bulmuştur.

 

1071 Malazgirt Savaşından sonra ise Anadolu’nun birçok bölgesinde hızlı bir Türkleşme yaşanmış, yer isimleri Tükçeleştirilmiş, Türk İslam mimari eserleri boy boy filiz vermeye başlamıştır. Fakat Doğu Karadeniz Bölgesinde halen Rum egemenliği ve Lazika Krallığı egemenliği sürmekteydi. Bu özellik iledir ki 1204’te Kommenoslar yeniden Doğu Karadeniz’de Rum İmparatorluğu kurabilmişlerdir.

 

Osmanlı döneminde ise bu bölgede Türk- İslam kültürü yayılma alanı bulmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında Milli Mücadeleye en çok direnenler de bu bölgedeki Rum çeteleri olmuştur. Hatta Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmesine vesile olan da bu Rum çeteleridir. Kurtuluş savaşından sonra bölgede antipati uyandıran Rumlar nüfus mübadelesi ile bölgeden Yunanistan’a göç edince özellikle Rize bölgesinde Rum nüfusu yok denecek noktaya varmıştır. Ayrıca Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile 1923 ve 1924 yılları arasında Yunanistan'a göç eden Pontus Rumlarına yerel halk giyiniş, kültür ve lehçe farkından dolayı Lazoi (Laz) demiştir.

 

Rize – Artvin bölgesindeki Lazlar kültürel ve etnik yapılarını günümüze dek sürdürebilmişlerdir. Bugüne dek egemen otorite ile işbirliği ve dayanışma içerisinde oluşu, kader birliği yapmış olması, sempatik ve doğal duruşu gibi nedenlerle egemen otorite nazarında varlığı kültürel bir renk olmuştur. Bugün bölgedeki Lazlar için Türklük- Lazlık meselesi yoktur. Böyle bir endişesi de yoktur. 1000 yıldan fazla Hıristiyan Ortodoks olarak yaşamalarına rağmen hep Müslüman olarak yaşamış gibidirler. Lazlarda etnik sorgulama konuları da pek cılızdır. Ananevi adetlerini yerine getirirler ama köken araştırmalarına ihtiyaç duymazlar. Bölgedeki pek çok Laz kendi geçmişi ile ilgili bilgi sahibi değildir. Herkes kendi yaşamları kadar tarihsel bilgiler taşır. Ve bunların dahi irdelenmesine çok ihtiyaç duyulmaz. Yaşamın akışı içerisinde etnik endişe pek dikkat çekmemektedir. Bu özellik bir yönden kültür zafiyeti olarak görülebilir, ancak diğer bir yönden ise egemen kültürden endişe duymamanın göstergesidir. Zaten bölge kültürü ile tek bariz fark dil farklılığı vardır. Yaşamsal kültürleri bölge insanı ile uyum sağlamaktadır.

 

 

Lazlarda Din

 

“Lazların Hıristiyanlıktan kalma bazı gelenekleri olmasına rağmen, bunları neden yaptıklarına dair herhangi bir fikirleri yoktur. Bunun dışında bildikleri en eski sülale adlarının, köy adlarının bile ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikirleri yoktur ve ne anlama geldiğini sormazlar da. Bölgedeki kilise kalıntılarının da Rumlardan kaldığını, kendilerinin hep Müslüman olduklarını sanırlar. Lazlar yaklaşık 1200 yıl Hıristiyan olarak yasamışlar ve 17-18. yüzyılda islamlaşmışlardır. Gayri-Müslim tebaadan istenen vergiler (haraç) ödemede halkın zorlanması, Lazların din değiştirerek İslamiyete geçmeye zorlandı. (Feurstein, 1983, s.23).”

 

Ancak Lazlar arasında üç dinin de ritüelleri karışık bir biçimde yaşamaktadır. Ve üç inanışın etkisi de günlük hayatta gözlenmektedir. Söz gelimi Paganizm döneminde taptıkları Ay'ın adını Pazartesi gününe evirip o güne Tutaçxa yani Ay günü demektedirler. İnsanların iyiliğini düşünen baş Tanrı Ğormoti, Ana Tanrıça Şana, Güneş Mjora, Ay Tuta ve Yıldızlar Muruʒxi gibi kutsal varlıkların burada yaşadığına inanılıyordu. Burası bir nevî cennetti.Ve iyilik yapanların buraya gideceğine inanılırdı.

 

Lazlar, Ana Tanrıçaya "Şana" demekteydiler. Bir de bazı bitkilerin ve hayvanların koruyucusu olduğuna inanılan; Dida mangisa, Ona dida, Aneneri, Germa Ǩoçi, Ç'inǩa gibi adlar verilen insan görünümlü mitolojik varlıklar vardı.

 

Yerin altı(Let'a tude): Kötülüklerin kaynağı, karanlık güçlerin bulunduğu yer olarak bilinmekteydi. Yerin altından insanlara yıkım getiren; ürkütücü, korkutucu varlıklar olan; Galenişi=Hortlak(Lazcada dışarıya ait olan, ya da dışardan gelen anlamına gelmektedir), Dundo/Dundu, Oburi, Koncolozi, Ağirbasani, Cazi(Cadı) gibi kötülük için yaratılmış varlıklar burada yaşamaktaydı. Kötülük yapan insanların buraya gideceğine inanılırdı. Bir nevî cehennemdi.

 

Hıristiyanlık ritüelleri de canlı olarak Lazlar arasında yaşamaktadır. Sözgelimi Aralık ayına Lazca'da "Xrist'ana" denilmektedir. Bu da Hristos'un yani İsa'nın ayı anlamına gelmektedir. Ayrıca hâlâ şeker bayramında ve kurban bayramında yaşlı kadınlar kırmızı boyalı yumurta dağıtır ki bu Ortodoks Paskalya geleneğidir. Bir sentez olmuştur. Müslüman bayramında Ortodoks yumurtası dağıtmak gibi ya da Pazar’da ölüyü tabutla gömmek de hâlâ yaşayan bir gelenektir.

 

 

Lazca

 

Lazca, dünya dil ailesinde Kafkas dillerinin içinde Gürcüce, Svanca ve Megrelce gibi Güney Kafkas Dil Grubu'nda yer alır ve Laz alfabesi ile yazılır. Bu diller arasında Lazca’ya en yakını Lazların Hıristiyan akrabaları Megrellerin konuştuğu dil olan Megrelcedir. Köklü bir sözlü geleneğe sahip Lazca'nın Antik Kolkhis ve Lazika Krallıklarının hüküm sürdüğü dönemlerden günümüze değin zengin sözlü bir edebiyata sahiptiler; Fakat; destanları, masalları ve şiirleri ancak 19. yüzyılda yazıya dökülebilmeye başlanmıştır.

 

Kafkasya’da Lazca gibi dillerin yazıya geçirilme süreci Sovyetler Birliği döneminde, 1920’li yıllarda başlamıştır. Bu dillerin alfabeleri ilk dönemde Latin Alfabesine dayalı olarak gelişti ve bu dillerin kültürel özerklikleri başladı. Sonraki dönemde bu dillerden bazılarının alfabeleri Kiril Alfabesine dönüştürülerek kültürel özerklikleri devam ettirilirken; Lazca, kültürel özerkliği ortadan kaldırılan dillerden biri oldu. 

 

Türkiye’de, Lazların geçmişte bir alfabelerinin bulunduğu bilgisi her zaman şüpheyle karşılanıyor ve ciddiye alınmıyordu. Oysa Lazların Latin Alfabesine dayalı ilk alfabeleri Gürcüstan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde 1929 yılında yayınlanmış olan “Kızılyıldız” isimli gazetede kullanıldı. Sovyetler Birliğinin çöküş döneminde, Lazların kültürel haklara sahip oldukları yıllarda yayınlanmış bir dizi esere de ulaşıldı. 

 

Alfabe, 1935 yılında Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Sohum’da İskender Tsitaşi adıyla yayınlandı. Alfabe, ilköğretim okullarının birinci sınıf öğrencilerinin kullanımı için hazırlandı. İlk dönemde Sovyetler Birliği Laz çocukları, yaşadıkları yörelerdeki okullarda anadil dersleri görüyorlardı. İskender Tsitaşi bu Laz okullarının direktörü idi. 

 

Lazcanın yazı dili olmasında çok önemli bir yeri olan bu Alfabe, öncelikle Laz çocuklarına Lazca okuma-yazma öğretme misyonu ile hazırlanmıştır. Sovyetler Birliği ilköğretim okulları birinci sınıf müfredatına uygun olan bu kitap birbirinden güzel Lazca okuma parçalarına sahiptir. 

 

Bilindiği gibi, İskender Tsitaşi Lazların büyük şairi ve bilim adamı. 1930’lu yılların sonlarına kadar Gürcüstan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde öğretim veren Laz okullarının direktörü. Stalin’in emri üzerine İskender 1938 yılında öldürüldü. Kısa bir süre sonra Laz halkı Sibirya’ya sürgün edildi. Bununla kültür özgürlüğü gaddarca son buldu. 

 

 

 

KÜLTÜR -  GELENEK - GÖRENEKLER

 

Halk Müziği ve Dansları

 

Laz müziğinin geçmişi çok kadim zamanlara dayanmaktadır. Kolkhis’den günümüze değin ulaşan süreç içinde birçok kültürden ve medeniyetten etkilenerek çeşitlilik kazanmıştır. Laz Müziği, temelde insan sesine dayanır. Lazlar, müzik için “ǩaide” kelimesini kullanmaktadırlar. Lazca yazı dili gelişmemiş olduğundan Laz halk edebiyatı ürünü olan türküler sözlü ifade edilip aktarılır. En önemlileri, atma ve karşı beri atma türküleridir. Kız-Erkek, Kadın-Kız, Baba-Evlât, Gelin-Kaynana, Gelin-Kayınbaba, Karı-Koca, arasında söylenen atma türküler yaygındır.

 

Geleneksel çalgılar olan kemençe ve tulum, Laz müziğinin icrasında -insan sesiyle beraber- temel rol oynarlar. Tulum Lazların ulusal sazıdır. Tulum ekseriyetle bölgenin dağ köylerinde kullanılan bir çalgıdır. Daha çok oğlak derisinden yapılmaktadır. Tuluma Lazca’da “Guda” denilmektedir; Kemençeye Lazca’da “Çemane” denilmektedir. Daha çok sahil kesimlerinde yaygındır.

 

Laz şarkıları çoğunlukla sevda konusunu işler. Bunda, Laz erkeklerinin eskiden beri ekonomik koşulların etkisi ile evlerini terk edip uzak diyarlara iş aramaya ya da balıkçılık yapmaya gitmelerinin etkisi büyüktür. Laz insanın horona olan tutkusu Tambis moǩlimei ixoronams (Çalıya tutunup horon oynuyor) hastalık derecesindedir.

 

Laz horonu, figürlerini yaşamın içerisinden alır: deniz işçiliğinde yinelenen el-kol-ayak hareketleri Laz oyunlarının figürlerine yansımıştır. Geleneksel Laz halk danslarının yegâne adı horondur. Laz ve Hemşin horonlarının Trabzon horonlarından başlıca farkı horonlara sözlü iştirak edilmesi ve omuz silkme figürünün eksikliğidir.

 

Figürleri çeşitlilik gösteren horonlar temelde Hemşin ve Rize horonları olarak iki gruba ayrılır. Genellikle Hemşin horonları tulum, Rize horonları kemençe eşliğinde oynanır. Hemşin horonları Çayeli’nin dağlık kesimlerinden başlayarak Hemşin, Pazar, Ardeşen ve Fındıklı hattını içine alır. Rize horonları ise İkizdere-İyidere hattından Çayeli’nin sahil kesimine kadar uzanan bir alan da oynanır.

 

Uyarmalar: Şaşma beri bakDik oyna dikAl aşağı alAl geri alYaylan yaylanSavuş savuşAt belini atKalk oynaGeldim beraber seslen canlı Yaşşa tulumSes ver canlıEnişteee……

 

Yörede Oynanan ve Sahnelenen Horonlar: Hemşin Sallama Siya siya Yüksek Hemşin Topaloğlu Atlama Hemşin iki ayak Rize iki ayak Rize sıksarayı Papilat Çinçiva Rize kız horonu.

 

 

Halk Edebiyatı

 

Halk kültürünün önemli bir kolunu temsil eden halk edebiyatı ürünlerinin birçoğu dilden dile dolaşarak, zamanla yaratıcısı bilinmez olmuş, halka mal olmuştur. Son yıllarda yapılan derleme çalışmaları neticesinde türlerden bazı örnekler kayıt altına alınabilmiştir. Tabi ki hiçbir kayıt altına alınmamış olan eserler de olmuştur. Türkü, destan, atasözü, bilmeceler ve maniler yaygın halk edebiyatı türleridir.

 

Türküler: Rize halk türkülerine atma türküler damgasını vurmuştur. Genelde mizahi bir üslup kullanılır. Kemençe veya tulum eşliğinde söylenen İki taraflı atma türkülere “karşı beri atma türkü” denir. (Kız-Erkek, Kadın-Kız, Baba-Evlât, Gelin-Kaynana, Gelin-Kayınbaba, Karı-Koca, arasında söylenen atma türküler yaygındır.)

 

Destanlar: Destanlar belli bir konuyu ele alarak yazılır, söylenir. Okuma-yazma bilmeyenler ya hafızalarına yazarlar veya birilerine yazdırırlar. Toplumu etkilemiş olaylar konusunda yapılmış destanlar uzun süre akılda kalır. Eskiden özel toplantılarda veya sohbetlerde destanlar okunurdu. Bu okunuşlar, bu olayları hatırlamaya vesile olurdu.

 

 

Avcılık

 

Laz balıkçılar feluka adını verdikleri av kayıklarını kendileri inşa etmekte, ağlarını kendileri örmekteydi. Laz balıkçılar zargana, hamsinin yanı sıra çakmaklı tüfeklerle 1970'lere dek yağı için yunus balığı avlamışlardı.

 

Lazlar aynı zamanda ağ kullanarak ya da atmaca evcilleştirerek kuş avlama sanatında da ustadırlar. Atmaca avı aynı zamanda türkülere konu olmuş bir kültürdür.

 

 

Evler

 

Doğu Karadeniz Bölgesinde evler coğrafi yapı gereği, genellikle yamaçlarda, dağınık şekilde, çoğu zaman aile içi bir kaç evlik guruplar halinde, bazen de birbirinden uzakta konumlanmıştır. Genellikle düzgün olmayan patikalardan yürüyüp evlere ulaşılmaktadır.

 

Kesme taş veya tamamen ahşap malzemeden yapılan (ahşap-çatma) geleneksel Laz evleri özgün yapısıyla dikkat çekicidir. Doğu Karadeniz yöresinde geçmişte, özellikle kırsal kesimlerde evler dolma taş ve kolay bulunan ve kolay işlenebilen bir yapı malzeme olduğu için öncelikle tercih edilen ahşap karışımıyla inşa ediliyordu.

 

Evlerin dış cepheleri süsleme ve mimari açıdan vurgulanarak ön plana çıkarılmıştır. Evler genellikle kattan inşa edilmiştir. Bodrum katı ahır olarak kullanılmıştır. Ahırların içinde hayvanların beslendiği yemlikler ve su içtikleri yalaklar bulunmaktadır. Ahır zeminleri genellikle taş döşeli olmakla beraber bazılarında ahşap ve tuğla malzemede kullanılmıştır.

 

Doğu Karadeniz evleri ülkemizin diğer bölgelerindeki evlere göre farklılıklar gösterir. Türk evinde en önemli mekân oda iken, Karadeniz evinde aşhanedir. Aşhane bugünkü anlamda mutfak bölümüdür. Ayrıca bu mekân hayat ve selamlık mekânlarına geçişteki nakışlı rafların bulunduğu yerdir.

 

Duvarların yağmurdan korunabilmesi için saçaklar olabildiğince geniş tutulur. Çatı arasına yapılan havalandırmalarla, nemden kaynaklı çürüme engellenir.

 

 

Su Değirmenleri

 

Tarihe şahitlik eden su değirmenleri insanın toprağa bağlandığı ve ilk ziraat faaliyetlerine başladığı devirlerde kullanılmaya başlanmıştır. İki yassı taş arasında ezilen mısır ve buğday tanelerinden un elde etmeyi başaran insan zekası bu işlemi geliştirmiş ve o günün şartlarında aç kalmamayı başarmıştır.

 

 

Kale Mimarisi

 

Rize yöresindeki kalelerin hemen hepsi savunma amaçlı yapılardır. Bu kalelerin içinde en önemlisi Rize Kalesidir. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 6.yy’da yenilenen kale Trabzon Devleti zamanında (13 y.y) son şeklini almıştır. Kale, iç kale ve halkın oturduğu aşağı kale olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde buna benzer kale yapıları Trabzon ve Giresun kaleleridir.

 

Rize çevresinde yer alan kaleler stratejik yerlere kurulmuşlardır. Bu kaleler çevresini korumak, haberleşmek, yeterince askeri kuvveti barındırmak için tesis edilmiştir. Gündoğdu Beldesi’nde bulunan Bozuk Kale, Pazar İlçesi Yücehisar Köyü’nde bulunan Cihar Kale, Pazar İlçesi’nde, küçük bir adacık üzerinde yer alan Kız Kulesi, Çamlıhemşin İlçesi’nde, Fırtına Vadisi’nin hâkim noktasında kurulan Zil Kale, Çamlıhemşin İlçesi’nde, Tatos Geçidi’ndeki Kale-i Bala. Kale Osmanlı döneminde de onarılarak kullanılmıştır.

 

 

Taş Kemer Köprüler

 

Köprülerde herhangi bir kitabeye rastlanmamakla beraber, genellikle Osmanlı döneminin son zamanlarında yapıldıkları düşünülmektedir. Köprülerin tümünün kemer biçiminde yapılmasının temelinde yatan düşünce, sık sık sel suları ile taşan akarsuların altında kalmamasını sağlamaktır. Köprülerin tek gözlü olmasının sebebi genellikle dar vadilere kurulmasından kaynaklanır. Köprü ayakları çift ya da tek yönde doğal kayalara oturmaktadır. Yükseklikleri vadinin derinliğine göre değişmektedir.

 

 

Nayla (Serender)

 

 Bölgede, yüzyıllar öncesine dayanan bir geçmişi olan naylalar günümüzde, eskisi kadar yaygın olmasa da, hala varlığını sürdürmektedir. Naylaların Rize dışında, Karadeniz’in diğer kesimlerinde de örnekleri mevcuttur.

 

 Kışlık tahılı saklamak amacıyla kullanılan serendeler ve ahşap oyma sanatının icra edildiği yapıların ayakta kalabilmiş örneklerine bölgede hâlen rastlanmaktadır.

 

Rize’nin geleneksel yaşantısı içerisinde Naylaların genel işlevi, o dönemin ekmek hammaddesi olan mısırı kurutmak ve saklamaktı. Mısırdan başka ceviz, fındık, hurma ve fasulye de naylalarda kurutulurdu. Bunların çürümeden kuruyabilmesi için naylalar karşıdan karşıya rüzgâr geçecek şekilde yapılmışlardır. Ahşaptan kafes biçiminde delikli olarak yapılan naylanın bir veya iki çeperi içeriye devamlı hava girmesine sebep olur ve kurutma işlemini yerine getirir.

 

Dört direk üzerine kurulan naylanın altı tamamen boştur. Dört adet direk üzerinde birer yuvarlak ağaç tekerlek bulunur ve onların üzerine de nayla yerleştirilmiştir. Bu ağaç tekerlekler naylaya fare ve diğer zararlıların çıkmasını engellemek için konur. Yine aynı sebeple sabit bir merdivenleri de yoktur. Naylaya çıkılacağı zaman portatif merdiven getirilerek, naylanın merdiven dayamak için özel olarak bırakılan çıkıntısına dayandırılır ve öylece yukarıya çıkılır.

 

 

Doğum

Evliliğin ilk devrelerinde gelinin hamile kalması istenirdi. Hamile kalınması için okutma dâhil her türlü çareye başvurulurdu. Eğer her şeye rağmen hamile kalmazsa, anlaşılarak ya boşatılır, ya da üzerine kuma alınırdı.

 

 Doğum zamanı köy ebesi çağrılırdı. Bebeğin çıpa'sını (göbek bağı) ebesi veya iyi huylu birisinin kesmesi istenirdi. İlk doğan sabinin erkek olması istenirdi. Çocuğa genellikle büyüklerin ismi verilirdi. Çocuk kısa bir süre kundakta kalır. Sonra beşiğe alınırdı. Nazarlanmasın diye çocuk uzun süre yabancılara gösterilmezdi. Gösterileceği zaman nazarlık takılır, yüzüne kara sürülürdü. Anne sütü olduğu müddetçe emzirilir. Sütten kesildikten sonra inek sütü verilirdi. Anne sütü yoksa sütanne aranırdı. Yakın çevreden herkes çocuğu emzirir ona sütanne olurdu. Sütannelik yaygın bir uygulama olup yer yer hala devam etmektedir.

 

 Doğumdan sonra kızın annesi tarafından “peşuk alayı” yapılırdı. Çocuk kız ise kırmızı, erkek ise mavi beşik hediye edilirdi. Bu olay sadece ilk çocuk için yapılırdı. Diğer çocuklar bu beşikle büyütülürdü. Alaya katılanlar eşya ve hediye verirlerdi. Kundağa konulmuş paralar ise çocuğu yıkayan ebeye hediye edilirdi. Ebeler çoğu zaman bu parayı almaz çocuğa bırakırdı.

 

 Doğum yapan kadın, “albasması”na karşı korunur. Doğum günü uzun süre uyuması engellenir. Lohusanın sütünün bol olması için “loğusa şerbeti” yapılır.

 

Bebeğin doğumundan 7 gün sonra bebek “yedilenir”. Yani bebeğin ve annesinin temizliği yapılır.

 

 

Evlenme

 

Evlilikler yakın çevreden yapılır, yakın çevrede kız yoksa dışarı çıkılırdı. Gelinlik; komşu, akraba ve aile büyüklerince yapılırdı. Beşik kertme vardı. Ancak bu doğuda olduğu kadar zorlayıcı olmayıp, çocuklar büyüyünce evlenme zorunluluğu taşımazlardı. Kız arama da elçi denilen insanlar devreye girerdi.

 

Kızın erkeğe gönüllü olması ve kaçma işini beraber planladıkları durumlarda olay fazla büyütülmez, zamanla örtbas edilirdi. Kız istenmeden önce ondan büyük kız olup olmadığı araştırılırdı. Böyle bir durum varsa kız istenmez, istense de büyük kız varken ufak kız verilmezdi. Kızın bir başkasına sevdalı olup olmadığına bakılırdı. Kız daha istenmeden, yani iş resmiyete dökülmeden elçiler sayesinde iş halledilmiş olurdu.

 

Kız istenmeye gidilirken karşı taraf haberdar edilir, hazırlıklı olmaları sağlanırdı. Erkek tarafı karşılanır, ağırlanırdı. Kız tarafı kendini naza çeker, hayli mücadele sonunda istekler sıralanır, kabul edilince de kız verilirdi. Kız tarafı erkek tarafının karşılayabileceği kadar başlık parası isterdi. Bu kıza harcanırdı. Ayrıca kıza alınacak eşya ve altın tespit edilirdi. Ara kesildikten sonra (kızın sözünün alınması) olay hemen duyurulurdu. Bu da erkek tarafı havaya kurşun sıkmasıyla olurdu. Peşinden yemek yenir. Düğün günü belirlenir, ayrıntılar konuşulurdu. Düğüne davet için davetlilere “lokum” adı verilen kurabiyeler gönderilirdi.

 

Takılardan genellikle çok eskiden dilme fes, beşli, daha sonraları zincir, bilezik, küpe, yüzük, saat, alyans, iğne gibi altın eşyalar alınırdı. Daha sonra söz verilen giyim kuşam ve yerleşimle ilgili diğer eşyalar alınırdı. Buna “elbise kesmek” denir.

 

Alınan eşyalar önce kız evine gönderilir, kızın kendi hazırladığı eşyalarla birlikte sergilenirdi. Bu olaya "Bohça Açıldı" denirdi. Perşembe'den Cumartesiye kadar açık kalır isteyen gelir bakardı.

 

Eşyalar evden çıkarken, kızın erkek kardeşi yoksa bir yakını kapıyı keser ya da sandığa otururdu. Kapı erkek tarafının bir miktar para vermesiyle açılırdı. Cumartesi erkek evine getirilen eşyalar kız tarafınca yerleştirilirdi. Kına gecesi Cumartesi olup her iki tarafta da yapılırdı. Bu geceye yakın akrabalar koç getirdiklerinden “koç akşamı” da denir. Yine düğünden önce, kız oğlan evine, oğlan da kız evine bohçalar gönderir. Misafirler horon eder, oynar, toplu halde kurşun sıkılırdı. O gecede geline kına yakılır. Erkek tarafı kına gecesinde şeker, fındık türü yiyecekler gönderirdi. Pazar sabahı erkek tarafı kalabalık bir halde kızı almaya giderdi. "Duğunci" denen bu grup yol boyunca sık sık silah sıkardı. Bunu duyan kız tarafı da karşılık verirdi.

 

Gelini evden genellikte damadın babası veya ağabeyi çıkarırdı. Bu arada kapı kesilir bahşiş istenirdi. Yol boyunca yer yer yol kesildiği olurdu. Gelin evden çıkarken kurşun sesleri sıklaşırdı. Yol yakınsa gelin yaya, uzaksa at ile getirilirdi. Gelinin evinden gelenlere ikram edilen lokumu damada ulaştıran ödüllendirilirdi. Bu kimseye "müjdeci" denirdi. Müjdeciye ya para ya da bir tepsi baklava verilirdi. Kız ve erkek tarafı birlikte kurşun ata ata gelinle birlikte erkek evine gelirdi. Bu gruba "alay" denirdi. Kız eve girmeden önce tatlı dilli olsun diye, elini bala tutturup sağ parmaklarıyla kapının başına sürerlerdi. Zengin olsun diye başına bez koyup para dökerlerdi. Kız tarafından birileri gelini içeri sokmaz. Bir şeyler isterdi. Buna "kapılık istemek" derlerdi. Düğün günü gelin alayı oğlan evine geldiğinde, damat alayı karşılar, gelinin üstüne para ve çerez serper. Bu arada karşılama esnasında silahlar atılır.

 

Gelin odasına götürülür, oturtulur, yanında genellikle ablası veya yengesi bulunurdu. Düğün akşama kadar devam ederdi. Bu arada horonlar oynanırdı. Horonlar genellikle erkek erkeğe, kadın kadına oynanırdı. Erkekler daha çok evin dışında veya avluda, kadınlar ise evin içinde bir yerde oynarlardı. Erkekler kızlar bir arda oynadığında kadınlar veya kızların kollarına ancak yakınları girebilirdi.

 

Çoğu kez şairler atma türkülerle horona ayrı bir renk katarlardı. Bu arada erkek anaları da boş durmaz, oğullarına kız bakarlardı. Yakın komşuların yardımıyla misafirlere yemek verilirdi. Bu arada bazıları bahşiş almak için yemeği engellerdi. Buna "sofra bağlama" denirdi. Hava kararamadan düğün alayı dağılır fakat kız tarafından bir kaç kişi bir müddet daha beklerdi. Gerdeğe girilmeden eğer önce kıyılmadıysa "hoca nikâhı" yapılırdı. Ev gerdeğe gireceklere bırakılır. Bir günlüğüne ev sakinleri komşulara kalırdı. Pazartesi günü gelin erken kalkar ve ev işlerine konulurdu. Sözde uğursuzluk getirmesin diye geline bir hafta süpürge tutturulmazdı. Bugün aynı zamanda kız ve erkek tarafının birbirine bohça içersinde hediye verdiği gündür. Bu olaya "bohça çıktı" denirdi. Düğünden bir hafta sonra "yedi" olurdu. Yedi, kızın damatla babasının evine gitmesiydi. Damat'a bu arada bazen ağıra kaçan şakalar yapılırdı. Bu şakalardan korunmak için damadın yanında korumaları olurdu. Damat sofraya oturduğunda sofra arkadaşları tarafından bağlanır. Kaynana sofranın açılması ve damadın yemek yemesi için bahşiş verirdi. Buna “enişte bağlama” denirdi. Yediden birkaç gün sonra da kız tarafı erkek tarafınca davet edilirdi.

 

Dondarcı: Düğün yemeğini pişiren kadınlara dondarcı denir.

 

 

Ölüm

 

Ölüm bütün toplumlarda, geleneksel olanla dinsel olanın birbirine karıştığı mistik bir olaydır. Rize’de de İslamiyet’ten gelen kurallarla, geçmişten gelen pratikler ve inanışlar ölüm öncesiyle sonrasında yapılan uygulamalarda kendini gösterir.

 

Üzerine şişmemesi için bir bıçak konur.

 

Rize bölgesinde genellikle cenazeler tabutla gömülmektedir. Pazar bölgesinde daha çok kadınlar tabutla gömülür. Tabut mezara indirildikten sonra tabutun üstü kalaslarla (perdelik) kapatılır ardından da mezar toprakla doldurulur. Bu sırada hoca Yasin’i şerif okur ve ardından da “telkin” çağırırdı.

 

 Bu gibi durumlarda halen devam eden ölünün arkasından destan yazma geleneği vardır. Ölünün başında ağıt yakılır. Buna “okoresğu” denirdi. Ağıtlarda sınır olmaz. Ölenin ardından iyiliklerinden, yaşadıklarından gelişigüzel sesli olarak bahsedilir. Bunu kadınlar çoğunlukla yapar. Komşular devreye girer, ölü sahiplerini teselli ederken geleni gideni ağırlar, uzaktan gelenlere yemek veririler. Ölünün hazırlanması, cenaze önce ve sonrası işlerle hep komşular uğraşır. Ölü yakınları uzun süre yalnız bırakılmaz, ziyaret edilir.

 

Eğer ölünün yüzü kızarmış, gözü göğermiş ise o insanın günahkâr olarak öldüğü kabul edilir. Eğer ağzı sıkı, yüzü gülümsüyor ise ona ahirette kavuşacağı nimetler teşhir edilmiş demektir. Ölümün 52’inci günü etin kemikten ayrılmaya başladığı gündür. Ölü odasında 40 gün boyunca ışık yakılır ve su bulundurulur. Cenaze evinde üç gün boyunca yemek pişirilmez, komşular yemek getiriler. Ölümün 40’ncı veya 52’inci gününde mevlit okutulur.

 

Cenazeye gelen çocuklara bisküvi, şeker, fakirlere ve ihtiyacı olanlara havlu, namazgah, Kur'an-ı Kerim, dini bilgiler ve para verilirdi.

 

 

Güneş Duası

 

Rize’nin özellikle yüksek kesimlerinde, yaylalarda yapılan bir uygulamadır. Bölgede hava uzun süre kapalı kaldığı zaman, sisin (bulutların) dağılması ve güneşin yüzünü göstermesi için “güneş duası” yapılır.

 

Bir çalı süpürgesine kollar takılıp elbise giydirilir (özellikle kırmızı olur) ve başına puşi bağlanır. Hazırlanan bu kuklaya (korkuluğa) “bubirdak, ebe bubrik, bublik, ablik-bublik” gibi isimler verilir. Çocuklar bubirdağı alıp, maniler söyleyerek kapı kapı dolaşır ve un, yağ, tuz, şeker, kaymak gibi yiyecekler toplarlar. Toplanan yiyeceklerden helva ve höşmeri yapılıp yenir. Yemekler pişerken yağından, suyundan çevreye ve havaya atılarak “Allah’ım yarın kırmızı güneş ver” denirdi.

 

 

Batıl İnançlar

 

• Yeni evliler gece dışarı çıkarsa cin çarpar.

• Güneş ve Ay Tutulmasının kötü gelişmelere neden olacağına inanılır.

• Arazisine kamış fidanı dikenin erkek çocuğu olmaz.  

• Süpürgeyi üzerine süpürmek, erkek kardeşe kötülük getirir.

• Elçiliğe giderken iç çamaşırını ters giyenin işi olur.

• Düğünlerde lahana dolması içine para konur. Para kime çıkarsa o zengin olur.

• Yürüyemeyen, geç yürüyen çocuklara “basılmış” denir. Çocuğu yürütmek için ayaklarına ip bağlanır ve caminin kapısına getirilir. Namazdan çıkan ilk kişiye bu ip kestirilir. Böylelikle çocuğun yürümesini engelleyen bağın çözüldüğüne inanılır.

  Yeni gelin koca evine geldiği zaman kucağına, anne ve babası sağ olan erkek çocuk oturtulur. Gelinin erkek çocuğu olsun diye.

• Kulak çınlaması, birinin öleceğine işarettir.

• Gece tırnak kesmenin uğursuzluk getirdiğine inanılırdı.

• “Kuku” denen baykuşun öttüğünü aç insanın duyması ölüm haberine işaret olarak algılanır.

• Tabak yada bardak gibi eşyaların düştüğü halde kırılmaması uğursuzluğa işarettir.

 

 

Halk Hekimliği

 

Halk hekimliği yılların deneyimi ve bilgi birikimi ile meydana gelmektedir. Günümüzde geleneksel yollarla tedavi uygulamaları azalmış olsa da varlığını sürdürmektedir. Bu yöntemlerin birçoğunun faydalı olduğu bilimsel olarak da kabul görmektedir, hatta bilimsel tıp alanındaki çalışmalarda halk hekimliğinin verilerinden yararlanılmaktadır. Tabi bunun yanında, deneysel (bilimsel) bir temele dayanmayan, genellikle nazar, muska, dua, okuyup üfleme gibi manevi tedavi yolları da mevcuttur.

 

  İltihaplı yaralar için; ham sabun rendelenip yumurta ile çırpılır ve sulu bir hamur elde edilir. Bu hamur yaranın üstüne konup temiz bir bezle bağlanır.

  Vücutta meydana gelen çürüklerin üzerine dövülmüş zeytin konur.

  Bağırsak parazitlerini temizlemek için, karayemiş çekirdeği ile bal karıştırılıp yedirilir.

  Kulak ağrısı olanların kulaklarının içine sarımsak ısıtılıp konur.

  Mide ağrılarını gidermek için kardelen çiçeği yedirilir.

  Gece altını ıslatan çocuklara eşek sütü içirilir veya yumurta, kabuğuyla birlikte yedirilir.

  Cıva, göztaşı ve gazyağı karıştırılarak hayvanlara ve elbiselere sürülür. Böylece bitler ve diğer asalak böcekler yok edilir.

  Yanıklara zeytinyağı ile deniz suyu karıştırılıp sürülür.

  Taze karaağaç yaprağı dövülüp kanayan yaranın üzerine konursa akan kanı durdurur.

  Mısır püskülü veya kiraz yaprakları kaynatılıp içilirse böbrek taşlarını düşürür.

  Cuma günleri cami minberinin altından geçmenin hastalıklara iyi geldiğine inanılır.

  Mayıs ayının ilk günlerinde yağan yağmur saçların gelişmesini sağlar.

 

 

Yöresel Yemekler

 

Geleneksel Laz mutfağının temel besin öğeleri Trabzon ve Rize'de günümüzde olduğu gibi mısır, karalâhana ve hamsi olmakla birlikte geleneksel pişirme teknikleri ve pek çok özgün yemek değişen yaşam koşulları sebebiyle terk edilmiştir.

 

Rize'nin en sevilen sebzesi karalâhanadır. Ayrıca mısır ekmeği, otuzdan fazla yemeği yapılan hamsi, koz kaldıran, kaymaktan yapılan hoşmeri başlıca mahallî yemekleridir. Bölgeye özgü yemeklerden biride muhlamadır; mısır unu, tereyağı ve koloti peynirinden yapılan muhlama yöre sofrasının başyemeğidir.

 

Bunlardan başka bölgeye özgü bir sebze olan karalâhanadan üretilen yemekler vardır; lahanadan açık sarma, çahala, lahana dolması, lahana ezmesi, lahana haşlaması, lahana sarması, lahana yemeği, princili lahana, sarma, vurma lahana gibi yemekler yapılır.

 

Bölgede yetişen fasulye, kabak ve  patlıcan, domates ve pırasadan sebze yemekleri; bu sebzelerden ayrıca pazı, salatalık, şalgam ve turşu yapılır.

 

Hayvanların etinden çoban kavurması, kıkırdak, et yahnisi, et yemeği, kavurma; sütünden yoğurt, süzme yoğurt, carmi (bir çeşit peynir) kurç (bir çeşit peynir). Minci, koloti peynir (şekli yuvarlaktır; ortası yumuşak, kenarları serttir) gibi gıda maddeleri; kıymak, mezus, minci kurusu, minci yemeği, portihala (loğusa ineğin sütünden üretilen bir çeşit tatlı) yapılır.

 

 

Yöresel Giyim

 

Kadınların başlarında genel olarak sade ve çiçek desenli örtüler vardır. Uzun entari giyilir. Entari üzerine peştemal bağlanır. Peştemal ise genellikle kahverengi, kırmızı ve siyah renktedir. Bele kalın bir kuşak sarılır. Ayağa renkli yün çorap giyilir. Başlarına keşan adı verilen bir örtü örterler.

 

Erkeklerin başlarında kara şayaktan yapılmış bir başlık vardır. Bu başlık ortası oyuk bir sargı biçimindedir. Yandan sarkan kolları ile bağlanarak başa sarılır. Gövdeye kolsuz ve yakası aşağı doğru uzanan yelek, bunun altında işlik denilen gömlek giyilir. Pantolonun yerini "zıpka" alır. Bu arkası körüklü, paçaları dar bir pantolon çeşididir. Ayağa "sabuk" denilen bir çizme giyilirdi.

 

 

 

Sonuç

 

Anadolu farklı kültürleri ile bir kültür cennetidir. Ve bu zenginliğin odak noktasında insana saygı vardır. Tüm gelenek ve göreneklerde yaşama, töreye, ataya, büyüğe, küçüğe velhasıl insana saygı vardır.

 

Bir insanın doğumundan ölümüne kadar uzanan bu gelenek seremonisinde insana verilen değer dikkat çekmektedir. İnsanlar sevinçleri ve acılarında yalnız değildir. Her bireyin toplumda bir değeri var ve bu değeri yaşatmak bireyin takdirindedir.

 

 Toplumun ahlak ve geleneklerine uyum sağlamayanlar dışlanma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar ki bu oldukça caydırıcı bir disiplindir.

 

 Belki hayat şartları bugüne nazaran çok zor, fakat insana saygı çerçevesinde şekillenen seremoniler bütün olumsuzlukları neşeye döndürebilmekteydi. Karadeniz müziği de bunu sembolize etmektedir. Karadeniz müziğinin özünde bir neşe vardır. Özellikle kemençe havası adeta bir sevincin zapt edilmez hali gibidir.

 

 Halk sadece kendi içinde değil, dışa karşı da oldukça insani değerler sunar. Mesela Karadeniz evlerinin en önemli bölümlerinden biri misafir odasıdır ki o oda her halükarda hazır tutulur. Belki evde günlerce bol nimetli sofraya oturulmamıştır, fakat bir misafir söz konusu olunca sofralar kral bereketine dönüşür. Misafire çevre halk da hürmet etmeyi görev bilir.   Karadeniz’de kendini yetiştirmiş âlim kişilere çok değer verilir. Saygın bir otoriteye sahiptirler.

 

 Sözün özü, Karadeniz kültürü de tüm etnik kimliğine rağmen Anadolu kültürünün insana saygı unsurunu barındıran bir numunesidir ki asıl mesele bu saygı kültürünün korunması ve devam ettirilmesidir.


Tarihçi-Yazar
Ahmet ÇİÇEK

Haberin etiketleri:

makale


Haber okunma sayısı: 2846

htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER


YAZARLAR

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL

ÇOK OKUNANLAR


  • Haber bulunamadı

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün:
6 hit, 5 ziyaretçi, 5 ziyaret
Bu hafta:
49 hit, 22 ziyaretçi, 22 ziyaret
Bu ay:
287 hit, 109 ziyaretçi, 110 ziyaret
Toplam:
27379 hit, 12894 ziyaretçi, 14034 ziyaret